29 Haziran 2014 Pazar

Son



Bu gün son yazımla sizlere veda edeceğim bir süre.
Zamanın sonu olmuyor. Yaz geldi üstelik ramazan ayı nedeniyle, yapmam gereken başka işlerim de olacak.
Sevgili deftercim her zaman takipte olacağım seni. Bir ay boyunca birçok konuda bilgi edindim. Yolumuz kesiştiği için çok mutluyum. Teşekkür ederim. Benim için kelime sayısı önemli olmamıştı şimdiye kadar. Plansızlığın içinde planlar yapmak ta.
Bu sabah aylardan beri ilk kez sessizliği yaşıyorum. Yapılacak işleri sıraladım. Yazım bitince hızla onlara döneceğim. Hızımı kesecek ne bir alarm, ne kapı zilleri ne de zincirler yok bu gün. Kahveler de yok yapılacak. Fincanlar dolapta düzgünce duruyorlar. Cezve çekmecede. Deneyip göreceğim, sıraladığım hangi işi gün içinde bitirebileceğimi.

Sensin candaki/sensin tendeki/sensin her zerredeki/doksandokuz güldeki,
Vedud’la sevdim/sen olan her şeyi…

İnancım sadece aşk. Aşkla sevdim bunca engeli,aşkla çıktım yola.Nereye gidiyorum belli değil.Plan sahibinin elinde …

ateş renginde
dağıtır incileri
nar çiçeği

bin inci saklanır mı
nar kırmızı bir çiçekte…

Düğümleri çözmeye çalışırken, çözülen her düğümün ardından yeni düğümler ekleniyor yaşama.

Nenemin nohut falı
başı dokuz donu dıkız
başı beş
acele bir iş
sonu üç
kapıya taş
yalandır fallar hep yalan
ne başı dokuz ne acele iş
visa geçmiyor
acele peşin der
nenem…
Ne güzel açardı nohutları eliyle üçe ayırıp. Sanırım kırkbir ya da yirmi bir nohutla açardı. Almanyadaki oğlunun gelmesi gecikirdi hep. Bir türlü gelemezdi. Nohut falları teselliydi onun için. Eğlenceliydi de.

İşte onlardan öğrendim aşkı. Aşk ödev değildi hiçbir zaman. Almadan vermekti bizim için.
Gösterişli iftar sofralarını ve bunların resimlerini çekip yayınlayanlara hayret ediyorum. Yemek tariflerini ve yemek programlarını da sevmiyorum. Memlekette bunca aç insan varken. Sessizce yapın ne yapacaksanız ve kimse görmeden dağıtın.

İnsan aşktı, hizmet insanaydı.

aşksa ödev
ödevlikten çıkmıştır
rastgele…

‘Âlemde açık olan göz gördü zamanı. Yetişmez elbet anlamak, yetişmez yıllar. Saklanır us da bir heybe dolusu kıymetli söz. Açıktır aslında, sır sandığımız. Zaman sürecinde. Anlayan çıkarır heybeden bir söz.’

Bu paragrafı ben mi yazdım bir yerden alıntıladım mı inanın bilmiyorum. Severek yazdım yeniden.

Şiirler göz kırpmaya başladı yine. “Beni yaz ne olur beni yaz” diye  oynaşıp duruyorlar. Kıpır kıpır.

Eski bir anı
çağlayandan dökülen
su da yansır mı…
***
Savurmalıyız hüzne dair ne varsa
es ey rüzgar
getir sen de kalan
son bir neşe son bir gülüş…
***
yıkılan umutları yakarken görmüşler seni
yoksun yine bu gün hayret!
yarın da olmayacağın gibi
yakılı ışıklar bir bir sönerken
Sanrının esiridir şair
titriyordur  kaldırımlarda
söylerken üşümediğini…
***
Onlar derin deniz de bir avuç inciydiler. Şiirin gizemi, dizelerdeki imgeydi bir araya gelme nedenleri.
İşte böyle sevgili defter, ne yazdığını, ne yazacağını planlayamayan, aklına geleni yazan biriyle tanıştın sen de bir ay boyunca. Anlamsız gelmiş olabilir, okudukların. Biliyorum bir yerlerde eksik bir şeyler var, tamamlanmayı bekleyen. Belki bir ömür, belki yazılmayan anılar. İnsana dair öyküler bitmiyor dünya durdukça.
Nenemin bitmeyen öyküleriydi bana bunları yazdıran. Çorba içinde çarık, kibritten kapı, nohut falları bir de evdeki fuller.
Bu sabah saksılardan birinde açılmış ful’u fark ettim. Balkon nefis ful kokusuyla dolmuş.
Bitirelim bu günü. Yaşamla iç içe ancak bu kadar yazılabilir. Elimden gelen budur.
Tekrar görüşene kadar hoş kalın…

ne günah derdinde ol
ne sevap
sevda ile yaratıldı cihan
aşk
ile
yan
korkma ey can
at
kendini denize
denizle
deniz ol
aşk ol
hiç ol…

Hep o sevgimle.
Pınar Atay