18 Haziran 2014 Çarşamba

Tekdüzelik

Değişiklik ne iyi olurdu şimdi.Tekdüzelikten sıyrılmak,yazarken bile.O tek heceleri söyleyebilen ve eteğime yapışan minik canlı alarmı uyuttuğumda,değişiklik başlıyor benim için.
Kısacık bir es günlük yaşamımda yarım saat belki bir saat.Sonrası malum işte.Sil süpür cenneti cehenneme kadar(Ayşen Gacan Gülbağ arkadaşımın bir cümlesidir.)
Projeler yarım kalıyor,konu başlıkları hazır içi boş öyküler.Kimisi süpürülüp gidiyor,kimileri son anda yakalanıyor.
Dışarıya çıktığım zamanlar defterimi yanımda taşıyorum notlar almak için.Bu aralar cep telefonundaki not bölümünü kullanıyorum,pratik geldi bana.Bir de ses kaydetmekte iyi oluyor.
Yazmaksa başlı başına sır.Kendinden çıkıp yazdıklarının ruhuna girmek,yazı kahramanlarıyla birlikte günler geçirmek,onların maceralarını hissetmek,duygudaşlık kurmak.Bu şekilde yazılmış nice öyküler okuduk,kendimizi baş rolde hissederek.
Beyaz zakkum,yazarını unuttum şimdi.Kızım okumuştu ilk,sonra ben de okudum.Günlerce kızımdaki etkisi sürdü o zamanlar on yedi yaşındaydı.Beyaz Zakumu okumasaydım anlamayacaktım kızımdaki etkisini ve değişimi.
Yazmak böyle bir şey işte.
Rutinlerle,zincirlerle o kıramadığımız zincirlerle,zaman ve mekan değişikliğiyle başarabilecek miyiz bilmiyorum gerçekten.
Şair arkadaşlarımdan birisi şöyle bir not yollamıştı.Yazdıklarının edebi değeri var mı,kaç dergide yayınlandı.Kuramsal olarak yazdıklarına hakim misin.Hangi akıma göre yazıyorsun.Sanatcı lirik metinlerle  seslenir okuyucuya,iç acıtıcı bir dille.Toplumsal gözlemlerle.
Başka bir pencereydi arkadaşımın düşünceleri.Ama unuttuğu bir şey vardı ki,bizler sırça sarayda oturup yazmıyoruz.Fildişi kulelerden toplumsal olaylara kuşbakışı yorumlar yapmıyoruz.Acı dili kullanmayı sevmedim,insanları döver ve döğüşür gibi de yazmak istemedim açıkçası.Zaten yazarlık ve şairlik gibi bir iddiamda olmadı.Direndik yaşama ve yazmaya.Umudumu kırma .
Bizimkisi sil süpür işleri arasında,yakalanan güzellikleri biriktirmek.

kısa öyküler

4- Replikler

Portakal çiçeklerinin kokusunu hissediyorum. Mutfakta kocaman bir tencere portakal reçeli ki
gizli geçitten gelecek kavanozları bekliyor.”Acele etme anne. Elbette yoğrulur hamur, iş değil aslında bunlar. Boğulur ya nefessiz kalır hani insan, çırpınır sudan kaçan balık. Nedir mesele biliyor musun,balıklar da boğulur anne.”
Ve devam eder replik...
“Burayı da karıştırmışsınız, kocaman bir de huni girmiş dolaba.”
“Sevinsene anne, başımıza da geçirebilirdik onu.”Karmakarışık us, dolaptan çıkan huni, un çorbası. Yaşam bu işte daha ne olsun ki,seni seviyorum hanımefendi.”
Tek amacı kendi öyküsünde başrol oynamaktı. Sonra film bitti. Elindeki beyaz çiçeklerle bir mezara doğru yürüdü.Düşler uyanıkken görülmüyor,kendi hayatını yaşıyordu başrol oyuncusu...
sahi neydi
sihirli sözcük
çok geç aşk için
bu sert kayalar
saçmalama diyor
kapatırken kapıları
açılmamak üzere....Pınar Atay

hep o sevgimle...